SON DARBE'DEKİ KÖK SORUN

 

Türkiye bugün bu tablonun arkasındaki ‘kök sorun’u görmezden gelirse yeni belâlarla
karşılaşmaktan kurtulamaz. Bu kök sorun, Türk ordusundaki ‘darbecilik
hastalığı’dır. 21 Tem 2016 Güncelleme 15:45 TSİ
Türkiye’ye çok ağır bedeller ödetmiş ve daha uzun yıllar da ödeteceği belli bir tabloyla karşı karşıyayız.
İnsanlarımız kendi ordusuna ait tankların altında ezildi, kendi askerleri tarafından kurşunlandı. Bu
devleti kuran Meclis, bu devletin uçakları tarafından bombalandı.
Özetle kelimelerin kifâyet etmediği bir acı ve utanç içindeyiz. Bize bu acıyı ve utancı yaşatan neydi?
Bu sorunun cevabı ‘Cemaat’tir, FETÖ’dür’ deyip geçilecek kadar basit değil. ‘Bunlar yabancı istihbarat
örgütlerinin güdümüne girmiş bir Cemaat’in işleri’ deyip sıyrılmayız bundan. Böyle yapmak sadece
kendimizi kandırmak olur.
Acının ve utancın, Fethullah Gülen Cemaati’nin devletin her noktasına sızmış kadroları
eliyle yaratıldığı ortada.
Ancak bu durum bize buzdağının sadece su üstündeki kısmını gösteriyor.
15 Temmuz’da yaşadığımız ‘son darbe’, Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin 1960, 1970, 1980 ve 1990’lardaki
gerçekleşmiş, onların devamı niteliğinde bir ‘darbe
motivasyonu’nun öteki darbeler ve darbe
Türkiye bugün bu tablonun arkasındaki ‘kök sorun’u görmezden gelirse yeni belâlarla karşılaşmaktan
kurtulamaz.
Bu kök sorun, Türk ordusundaki ‘darbecilik hastalığı’dır.
15 Temmuz’da yaşadığımız ‘son darbe’, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1960, 1970, 1980 ve 1990’lardaki
darbeleriyle aynı zihni koordinatlarda gerçekleşmiş, onların devamı niteliğinde bir ‘darbe girişimi’
değildir. Bu ‘son darbe’nin motivasyonu’nun öteki darbeler ve darbe girişimleriyle ilgisi yoktur. 
O müdahaleler kimi zaman ‘rejimi ya da lâikliği koruma’, ‘düzeni ve istikrarı temin’ gibi gerekçe ya da
bahanelerle yapılmıştı. TSK’nın kurumsal hassasiyetleri hep ön plandaydı. Dahası bu müdahaleler
yapılırken toplumun en azından bir kesiminin desteğinin alınması gayretine de girişilmiştir. Savaş
uçakları Meclis’i bombalamamış, tanklar halkın üzerine ayrım gözetmeden ateş açmamıştır. Bu son
hamlenin ne rejimi koruma, ne istikrarı temin etme ne de dar da olsa bir halk desteği arayışı olmuştur.
Bilakis toplumsal kesimleri birbirine düşürmek suretiyle bir iç savaş ortamı yaratmaya dönük bir 
mantığı olduğu görülüyor. Bu mantığın doğal sonucu olarak 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan
gecede yaşananlar ‘darbe kamuflajı’ altında bir ‘terör eylemleri silsilesi’ şeklinde cereyan etti.
AK Parti neden Cemaat ile işbirliği yaptı?
AK Parti yönetiminin Kasım 2002’den bu yana ordu kaynaklı olarak karşı karşıya kaldığı tehditlere bir
bakın.  
03 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından, o seçimden yüzde 34 oyla çıkmış bir hükümeti devirme
planları hemen dört ay sonra başlamadı mı?
Sonrasında Ayışığı, Sarıkız kod adllarıyla darbe planları gelmedi mi?
O darbe planları Cemaatçi kadroların işi miydi?
27 Nisan 2007’de hükümete muhtıra veren de Cemaat değildi.
2008’de arkasında yüzde 47 oy bloku bulunan AK Parti hakkında kapatma davası açtıranlar, ardından
Anayasa Mahkemesi üyelerini AK Parti’yi kapatma kararı vermeleri için tehdit edenler kimlerdi?
Evet, AK Parti ve Cemaat aynı İslami tabandan, aynı mahalleden geliyordu. AK Parti 2002’de kadroları
henüz çok yetersizken iktidara geldiğinde, belli ki yıllardır devlet kadrolarında yer almaya çalışmış,
bunun için hazırlık yapmış Cemaat doğal bir ortak olarak öne çıktı. Ama Cemaat’e ‘ne istediniz de
vermedik’ diyen Erdoğan’ı 2011 sonuna kadar Cemaat ile bu derinlikte işbirliğine yönelten asıl etken,
işte bu ardı arkası kesilmeyen ordu kaynaklı tehditlerdi. Hatta 2010’da Hanefi Avcı’nın Cemaat’e dair
uyarılarına rağmen bu desteğin devam ettiği de ortada değil mi?
Bu başarısız darbe girişimi ve bunun halk eliyle
bastırılmış olması, ikinci ‘vak’ayi hayriyye’dir.
Türkiye’nin eline bugün bir tarihi fırsat geçmiş
durumda ve sivil-asker bütün kurumlarıyla devleti
büyük bir reformdan geçirmenin önünde hiç bir
Hükümeti Cemaat’in kucağına iten ordudaki bu darbecilik hastalığıdır.
AK Parti, o zamanın darbecileriyle Cemaat’in 40 yıldır devlete yerleştirdiği yargı ve emniyet
mensupları üzerinden mücadele etmeye mecbur bırakıldı. Onlar da bu mücadeleyi kendi gündemlerine
göre ve  kendi yol ve yöntemleriyle yürüttüler. ‘Ergenekon davaları’ vahim hak hukuk ihlâlleriyle deyim
yerindeyse murdar edilirken Türkiye tarihinde ilk kez yakaladığı darbecileri yargılama imkanını elinde
kaçırmış oldu.
Bu yapının Türkiye’ye kurduğu tuzakları son altı yıldır izliyoruz. Bunu devlette son kırk yıldır süren
kadrolaşma çalışmaları sayesinde yapabildiler. Nihayet Cumhurbaşkanı’nın canına da kastedecek
şekilde ülkeyi teslim almaya cür’et edebilecek hale geldiler.
Meşruiyetten sapmak ve sonuçları
15 Temmuz darbe girişimi, TSK’ya tarifi ve tespiti çok zor bir zarar verdi. Ama bugünlerin sorumlusu
yine TSK. Zamanında meşruiyetten saparak AK Parti’yi siyaset dışına itmeye çalışan ordu, bugün aynı
yolu tercih eden bir grubun kurbanı oldu.
Bu aşamaya gelebilmeleri, hükümet – ordu arasındaki gerilim ve gerilimin yarattığı elverişli alan
sayesinde olabildi. Bu elverişli alan, yabancı istihbarat örgütlerinin Türkiye içindeki operasyonları için
biçilmiş kaftandır.
Son darbenin ‘dış bağlantıları’ ile ‘darbenin amaçları’ bize bu zeminin Türkiye aleyhine nasıl
kullanılabileceğini bir kez daha acı bir şekilde gösterdi. O bataklık alan kurutulmadığı sürece bizler bu
belalarla ileride de karşı karşıya kalabiliriz. 
Kaldı ki tarihimizde ordunun siyasete bulaştığı her dönem hem kendisinin hem devletin ne büyük
badireler yaşadığının sayısız örneği var. 
Tarihten ders almıyoruz, ama artık almak zorundayız.
Bu başarısız darbe girişimi ve bunun halk eliyle bastırılmış olması, ikinci  ‘vak’ayi hayriyye’dir.
Türkiye’nin eline bugün bir tarihi fırsat geçmiş durumda ve sivil-asker bütün kurumlarıyla devleti
büyük bir reformdan geçirmenin önünde hiç bir engel yok.
Bu reformun ordu ayağında yapılacak ilk iş, milli orduyu bu darbeci kafa yapısından bir an önce
kurtarmak.

Türkiye bugün bu tablonun arkasındaki ‘kök sorun’u görmezden gelirse yeni belâlarla karşılaşmaktan kurtulamaz. Bu kök sorun, Türk ordusundaki ‘darbecilik hastalığı’dır.

 Türkiye’ye çok ağır bedeller ödetmiş ve daha uzun yıllar da ödeteceği belli bir tabloyla karşı karşıyayız.

İnsanlarımız kendi ordusuna ait tankların altında ezildi, kendi askerleri tarafından kurşunlandı. Bu devleti kuran Meclis, bu devletin uçakları tarafından bombalandı.

Özetle kelimelerin kifâyet etmediği bir acı ve utanç içindeyiz. Bize bu acıyı ve utancı yaşatan neydi?

Bu sorunun cevabı ‘Cemaat’tir, FETÖ’dür’ deyip geçilecek kadar basit değil. ‘Bunlar yabancı istihbarat örgütlerinin güdümüne girmiş bir Cemaat’in işleri’ deyip sıyrılmayız bundan. Böyle yapmak sadece kendimizi kandırmak olur.

Acının ve utancın, Fethullah Gülen Cemaati’nin devletin her noktasına sızmış kadroları eliyle yaratıldığı ortada.

Ancak bu durum bize buzdağının sadece su üstündeki kısmını gösteriyor.

15 Temmuz’da yaşadığımız ‘son darbe’, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1960, 1970, 1980 ve 1990’lardaki darbeleriyle aynı zihni koordinatlarda gerçekleşmiş, onların devamı niteliğinde bir ‘darbe girişimi’ değildir. Bu ‘son darbe’nin motivasyonu’nun öteki darbeler ve darbe girişimleriyle ilgisi yoktur.

Türkiye bugün bu tablonun arkasındaki ‘kök sorun’u görmezden gelirse yeni belâlarla karşılaşmaktan kurtulamaz.

Bu kök sorun, Türk ordusundaki ‘darbecilik hastalığı’dır.

15 Temmuz’da yaşadığımız ‘son darbe’, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1960, 1970, 1980 ve 1990’lardaki darbeleriyle aynı zihni koordinatlarda gerçekleşmiş, onların devamı niteliğinde bir ‘darbe girişimi’ değildir. Bu ‘son darbe’nin motivasyonu’nun öteki darbeler ve darbe girişimleriyle ilgisi yoktur. 

O müdahaleler kimi zaman ‘rejimi ya da lâikliği koruma’, ‘düzeni ve istikrarı temin’ gibi gerekçe ya da bahanelerle yapılmıştı. TSK’nın kurumsal hassasiyetleri hep ön plandaydı. Dahası bu müdahaleler yapılırken toplumun en azından bir kesiminin desteğinin alınması gayretine de girişilmiştir. Savaş uçakları Meclis’i bombalamamış, tanklar halkın üzerine ayrım gözetmeden ateş açmamıştır. Bu son hamlenin ne rejimi koruma, ne istikrarı temin etme ne de dar da olsa bir halk desteği arayışı olmuştur. Bilakis toplumsal kesimleri birbirine düşürmek suretiyle bir iç savaş ortamı yaratmaya dönük bir  mantığı olduğu görülüyor. Bu mantığın doğal sonucu olarak 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gecede yaşananlar ‘darbe kamuflajı’ altında bir ‘terör eylemleri silsilesi’ şeklinde cereyan etti.

AK Parti neden Cemaat ile işbirliği yaptı?

AK Parti yönetiminin Kasım 2002’den bu yana ordu kaynaklı olarak karşı karşıya kaldığı tehditlere bir bakın.  

03 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından, o seçimden yüzde 34 oyla çıkmış bir hükümeti devirme planları hemen dört ay sonra başlamadı mı?

Sonrasında Ayışığı, Sarıkız kod adllarıyla darbe planları gelmedi mi?

O darbe planları Cemaatçi kadroların işi miydi?

27 Nisan 2007’de hükümete muhtıra veren de Cemaat değildi.

2008’de arkasında yüzde 47 oy bloku bulunan AK Parti hakkında kapatma davası açtıranlar, ardından Anayasa Mahkemesi üyelerini AK Parti’yi kapatma kararı vermeleri için tehdit edenler kimlerdi?

Evet, AK Parti ve Cemaat aynı İslami tabandan, aynı mahalleden geliyordu. AK Parti 2002’de kadroları henüz çok yetersizken iktidara geldiğinde, belli ki yıllardır devlet kadrolarında yer almaya çalışmış, bunun için hazırlık yapmış Cemaat doğal bir ortak olarak öne çıktı. Ama Cemaat’e ‘ne istediniz de vermedik’ diyen Erdoğan’ı 2011 sonuna kadar Cemaat ile bu derinlikte işbirliğine yönelten asıl etken, işte bu ardı arkası kesilmeyen ordu kaynaklı tehditlerdi. Hatta 2010’da Hanefi Avcı’nın Cemaat’e dair uyarılarına rağmen bu desteğin devam ettiği de ortada değil mi?

Bu başarısız darbe girişimi ve bunun halk eliyle bastırılmış olması, ikinci ‘vak’ayi hayriyye’dir. Türkiye’nin eline bugün bir tarihi fırsat geçmiş durumda ve sivil-asker bütün kurumlarıyla devleti büyük bir reformdan geçirmenin önünde hiç bir engel yok.

Hükümeti Cemaat’in kucağına iten ordudaki bu darbecilik hastalığıdır.

AK Parti, o zamanın darbecileriyle Cemaat’in 40 yıldır devlete yerleştirdiği yargı ve emniyet mensupları üzerinden mücadele etmeye mecbur bırakıldı. Onlar da bu mücadeleyi kendi gündemlerine göre ve  kendi yol ve yöntemleriyle yürüttüler. ‘Ergenekon davaları’ vahim hak hukuk ihlâlleriyle deyim yerindeyse murdar edilirken Türkiye tarihinde ilk kez yakaladığı darbecileri yargılama imkanını elinde kaçırmış oldu.

Bu yapının Türkiye’ye kurduğu tuzakları son altı yıldır izliyoruz. Bunu devlette son kırk yıldır süren kadrolaşma çalışmaları sayesinde yapabildiler. Nihayet Cumhurbaşkanı’nın canına da kastedecek şekilde ülkeyi teslim almaya cür’et edebilecek hale geldiler.

Meşruiyetten sapmak ve sonuçları

15 Temmuz darbe girişimi, TSK’ya tarifi ve tespiti çok zor bir zarar verdi. Ama bugünlerin sorumlusu yine TSK. Zamanında meşruiyetten saparak AK Parti’yi siyaset dışına itmeye çalışan ordu, bugün aynı yolu tercih eden bir grubun kurbanı oldu.

Bu aşamaya gelebilmeleri, hükümet – ordu arasındaki gerilim ve gerilimin yarattığı elverişli alan sayesinde olabildi. Bu elverişli alan, yabancı istihbarat örgütlerinin Türkiye içindeki operasyonları için biçilmiş kaftandır.

Son darbenin ‘dış bağlantıları’ ile ‘darbenin amaçları’ bize bu zeminin Türkiye aleyhine nasıl kullanılabileceğini bir kez daha acı bir şekilde gösterdi. O bataklık alan kurutulmadığı sürece bizler bu belalarla ileride de karşı karşıya kalabiliriz. 

Kaldı ki tarihimizde ordunun siyasete bulaştığı her dönem hem kendisinin hem devletin ne büyük badireler yaşadığının sayısız örneği var. 

Tarihten ders almıyoruz, ama artık almak zorundayız.

Bu başarısız darbe girişimi ve bunun halk eliyle bastırılmış olması, ikinci  ‘vak’ayi hayriyye’dir. Türkiye’nin eline bugün bir tarihi fırsat geçmiş durumda ve sivil-asker bütün kurumlarıyla devleti büyük bir reformdan geçirmenin önünde hiç bir engel yok.

Bu reformun ordu ayağında yapılacak ilk iş, milli orduyu bu darbeci kafa yapısından bir an önce kurtarmak.

GÜRKAN ZENGİN

21.07.2016