Amerika ile krizler

2010 yılından sonra Türk – Amerikan ilişkilerine rengini veren krizler olmuştur. Bu kitabın işlediği 2013-2017 arası dönemde bu krizler daha da kronik bir hal aldı. Amerika'nın, Türkiye'nin izlediği politikalardan duyduğu rahatsızlık öyle görünüyor ki onu, sorunu bir darbeyle kökünden çözmeye itmiştir.

Son on altı yıla damga vuran önemli olaylarda Türkiye'nin takındığı tavırlara bakınca, Amerikan yönetiminin Tayyip Erdoğan'dan neden kurtulmak istediğini anlamak mümkün. Zira bu dönem, Türkiye'nin 1950'lerden bu yana Amerika ile süren hiyerarşik ilişkinin sona erişine tanık olmakta, dünyanın neredeyse tek süper gücü durumundaki Amerika bu patronaj ilişkisinin bitişini kabul etmeye yanaşmamaktadır.

Bu döneme damga vuran asıl gerilim budur. Bu gerilimin yükseldiği, zaman zaman da krize dönüştüğü başlıkları ana hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz:

 

Amerika'nın Tayyip Erdoğan ile ilgili sıkıntılarını esasen 2003 yılından başlatmak yanlış olmaz. Erdoğan'ın kendisi son tahlilde 1 Mart tezkeresinin kabul edilmesinden yanaydı ve görüşünü hem kamuoyuyla hem de milletvekilleriyle paylaşmıştı. Amerika bunu not etmişti, ama sonuç değişmiyordu. 1 Mart tezkeresine 'hayır' oyu veren AK Partililer nihayet Tayyip Erdoğan'ın başında bulunduğu partinin milletvekilleriydi.

Türkiye, Amerika'nın Irak'ı işgali sırasında kendi topraklarını kullanmasına izin vermedi. O sırada görüştüğümüz bir AK Parti milletvekili o tezkerenin reddedilmiş olmasını, 'Türkiye'nin yeni bağımsızlık bildirisi' olarak nitelendirmişti. Bazı bakanların ve önde gelen AK Parti yetkilililerinin o tezkereye hayır oyu vermiş olduğunu biliyoruz.

1 Mart tezkeresi aslında Amerika'nın yeni başlamakta olan dönemde Türkiye ile daha sonra yaşayacağı sıkıntılara dair bir 'işaret fişeği' gibiydi. Türkiye, dış politikasında daha özerk bir çizgiye geldikçe Washington'daki 'Erdoğan sıkıntısı' da artacaktı.

Amerika'nın Irak'taki işgal yılları boyunca o sahadaki gelişmeler her zaman Türk-Amerikan ilişkilerinde bir mayın tarlası gibiydi. Amerika Irak'ın toprak bütünlüğünü tahrip edecek, ülkedeki etnik ve mezhebi fay hatlarını harekete geçirecek pozisyonlar aldıkça Türk-Amerikan ilişkilerinde ipler gerilecekti.

Türkiye 2006 yılında Amerika ve İsrail'in 'terörist' olarak gördüğü Filistinli lideri Halid Meşal'i Ankara'ya davet ettiğinde Amerikan yönetimi bundan son derece rahatsız olmuştu. Türkiye, Halid Meşal'i Filistin dosyasının en etkili iki aktöründen biri olarak görüyordu. 2006 yılında Gazze'de yapılan seçimi kazanmasından sonra Hamas Türkiye'nin gözünde daha da itibar kazandı. Türkiye, Halid Meşal ile Ankara'da görüşmekten çekinmedi.

Türkiye, 2006'da Amerika'nın bölge barışını tehlikeye sokacak hamlelerinden birinin önünü kesiyordu. İran'ın bölgedeki yükselişine karşı Amerika ve Suudi Arabistan öncülüğünde bölgenin Sünni nüfus yoğunluklu ülkelerini biraraya getirip İran'a karşı bir cephe kurmaya çalışıyordu. Fas'tan Pakistan'a uzanan bir coğrafyada Sünni nüfusun çoğunlukta olduğu ülkeler Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Ürdün, Katar, Kuveyt, İran'a karşı bir cepheleşmeye çağırılıyordu.

Türkiye bu cephenin içine girmeyi kabul etmedi. Dahası, üzerinde etkili olduğu bazı ülkelere de aynı yönde telkinde bulundu, bu cephede yer alması istenen bazı ülkelerle İran arasında diyalog kanalları açmaya çalıştı.

Tahran ve Riyad ile yapılan yoğun temaslarla İran Cumhurbaşkanının 4 Mart 2007'de Suudi Arabistan'ı ziyaret etmesinde kolaylaştırıcı rol oynayan başkentlerden biri Ankara'ydı.
Amerika'nın 'Sünni cephe' kurma planları başarısızlıkla sonuçlandı.

2009 sonunda 'One Minute' adıyla tarihe geçen kriz, Türkiye'nin 'küresel sisteme kafa tutmaya başladığının' en somut tezâhürlerinden biriydi.

Davos'taki panelin moderatörü Amerikalı gazeteci David İgnatius'un İsrail Cumhurbaşkanının konuşmasından sonra oturumu kapatma çabalarına Tayyip Erdoğan 'Olmaz, one minute!' sözleriyle itiraz ediyordu.

Bu sözler siyasi edebiyata girmişti.

Filistin'deki katliamlarını kastederek İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e, "Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz!" diye konuşması İsrail Cumhurbaşkanının dünya kamuoyunun gözleri önünde Türk Başbakanı tarafından neredeyse azarlanması, 'Eyvallahı olmayan bir Türkiye' görüntüsü çizdi. Hâdise ne kadar plansız şekilde gelişmişse de o 'one minute' çıkışı küresel sisteme İsrail üzerinden verilen 'Ben bu coğrafyada kendi görüşümle varım' mesajıydı.

İsrail, başta Amerika olmak üzere çeşitli güç merkezlerindeki ağırlığıyla sadece İsrail'den ibaret değildir. Özellikle parayı kontrol eden Yahudi sermayesi ve onun bir yansıması olan Amerika merkezli uluslararası medya İsrail ve onunla bağlantılı yapıların kontrolünde hareket eder. Nitekim, 'one minute vak'ası' ndan sonra uluslararası medyanın Türkiye'ye karşı tavrı bir daha düzelmemiştir.

Elbette sadece İsrail değil, Washington'da Türkiye masasına bakan Amerikalı yetlililerin not ettiği bir krizdi bu.

Türkiye 2010 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin geçici üyesiydi. Küresel aktörlerin İran ile yürüttüğü nükleer enerji- nükleer silah görüşmeleri tıkanmıştı. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed el Baraday aracılığıyla o sırada İran üzerinde itibarı yüksek olan Türkiye'den devreye girmesi istendi. Türkiye, BM Güvenlik Konseyi'nin öteki geçici üyelerinden Brezilya ile birlikte inisiyatif alarak Tahran nezdinde girişimlerde bulundu.

Amerika'nın kabul edebileceğini bildirdiği bir formüle İran razı edilmişti. Tahran Anlaşması dünya için büyük bir ferahlama yaratabilecekti ancak o sırada Amerikan yönetimi yeni bir değerlendirme yaparak, Tahran 'da varılan anlaşmayı kabul etmediğini, bunun beklentilerini karşılamadığını duyurdu.

Muhtemelen Türkiye ve Brezilya İran'ı ikna edemeyecek, böylece BM'deki ambargo kararı için daha güçlü bir zemin oluşacaktı. Ama öyle olmadı. İran ikna edildi, anlaşma şartlarını kabul etti.

Amerika bir anda zor durumda kaldı.

Ama buna rağmen Birleşmiş Milletler'de İran'a ambargo konulmasında ısrar ediyordu. Dahası, ambargo kararına Türkiye'den de destek istiyordu.
Barack Obama, bir gece önce Erdoğan'ı aramış, müttefiklik hukukundan bahsetmiş, Türkiye'nin ambargoya destek vermesini talep etmişti. O telefon görüşmesinde Erdoğan'ı evet oyuna ikna edemeyeceğini anladığında, bu sefer Ankara'nın oylamada en azından çekimser kalmasını istedi.

Erdoğan bu konuyu kendi içinde istişâre edeceğini ama söz veremeyeceğini söyledi.

Türkiye ertesi gün Birleşmiş Milletler'deki oylamada İran'a ambargo kararına 'hayır' oyu kullandı.
Amerika ile patronaj ilişkisinin sona ermekte olduğunu gösteren somut olaylardan biri budur.

Türkiye İran'a Amerikan Ambargosuna Uymuyor

Amerika, BM yaptırımlarıyla sınırlı kalmadı. Kendi Kongresi'nden de İran'a karşı yaptırım kararları çıkarttı. Buna göre, İran'ın petrol satışlarından elde ettiği bütün gelirler 'yasa dışı' sayılacaktı. Çünkü İran bunları, Amerika'ya göre 'nükleer silâh üretimi'nde kullanıyordu.
Türkiye BM ambargolarına uymaya hazırdı ve bunun gereğini yerine getiriyordu ama Amerika'nın kendi başına aldığı, kendi kongresinden çıkarttığı kararlara uymak zorunda değildi ve uymadı.

Her ülke kendi menfaatlerinin peşinde olur. Türkiye de öyle yaptı. İran'ın Hindistan ile ticaretine Halkbank üzerinden aracılık ederek milyarlarca dolar kazandı.
Bu durum Amerika'nın İran'a uyguladığı blokajın fiilen by pass edilmesi anlamına geliyordu. Türkiye'nin bu hamleleri Obama yönetiminde ciddi sıkıntı yarattı. Ankara'ya Amerikan Enerji Bakanlığı'ndan ve öteki birimlerden pek çok yetkili gelip gitti. İran ile altın ticaretinin sona erdirilmesini istedi.
Ankara bu talepleri reddetti.

Amerikan makamları İran'la ticarete aracılık eden Türk bankası Halkbank'ın Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Attila'yı bir Amerika seyahatinde gözaltına aldı. Bu konu Türk- Amerikan ilişkilerindeki en önemli gerilim unsurlarından biri olmaya devam ediyor.

İsrail'in 2010 yılındaki Türk gemisi Mavi Marmara'ya uluslararası sularda gerçekleştirdiği silâhlı saldırısı Türkiye'nin hukuken de yüzde yüzde haklı olduğu bir dosyaydı. Ancak Türkiye, bu olayda da Amerika'yı yanında göremedi. Amerika, olayın şekline, hukuki boyutuna bakmadan her zaman olduğu gibi İsrail'in yanında yer aldı. Türkiye'yi yatıştırma çabasına girdi. Türkiye, böyle bir tablo karşısında Amerika'nın yatıştırma politikasını kabul etmedi. İsraille ilişkileri sıfırlama kararı aldı. Amerika'nın ısrarlarına rağmen diplomatlarını geri çekip İsrailli diplomatlardan da ülkeyi terketmelerini istedi. İsrail Başbakanı ve saldırı emrini verip yöneten İsrail askerleri hakkında davalar açtı. Amerika'nın Barack Obama döneminde Ortadoğu'da yaşadığı en önemli krizlerden biri buydu. Bölgedeki iki müttefiki arasındaki bu gerilimi giderebilmek için büyük mücadele verdiler. Nitekim üç yıl sonra İsrail Amerika'nın devrede olduğu bir süreç içinde bu saldırı sebebiyle Türkiye'den resmen özür dilemiştir.

O dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton görevi bıraktıktan sonra hatıralarını yazdığı Hard Choices - Zor Seçimler- kitabında Erdoğan'ın Türkiyesi için şu ifadeyi kullanacaktı : "Bakan olarak geçirdiğim dört yılda, Türkiye önemli ve zaman zaman sinir bozucu bir ortak olduğunu kanıtladı."

Amerika'yla Nuri el Maliki Gerilimi

Suriye krizinden önceki yıllarda Türkiye'nin bölge politikaları arasında Amerika'yla en sorunlu saha Irak idi. Daha 2003'te, Amerika'nın Irak'ı işgaliyle başlayan gerilimler yıllar boyunca hiç bitmedi.

Türkiye'nin Irak'ta Amerika'yı rahatsız eden çok hamlesi olmuştur. Bunların biri yine 2010 yılında İrakiye isimli bir siyasi oluşumun ortaya çıkartılmasıydı. Türkiye, Irak'ta Amerika'nın İran ile birlikte pişirdiği(BİRLİKTE PİŞİRME... DOĞRU MU. AYNI YIL ABD, İRAN'A BM VE KONGRE ÜZERİNDEN AMBARGO KOYUYOR..) aşa İrakiye hareketini örgütleyerek su katmıştı.
Amerika ve İran'ın Nuri El Maliki'yi desteklediği, seçimden sonra onun başbakan olmasını istediği bir dönemde Ankara, Irak içindeki Sünni ve Şiiler başta olmak üzere çeşitli grupları tek çatı altında toplayan Irakiye grubununu oluşturdu. Bu grup seçimlerde az farkla da olsa birinci parti olarak çıkınca Washington ve Tahran bu durumdan çok rahatsız oldu.

İran, ülkedeki Şii çoğunluk partilerinin istikamet aldığı merkezdi, Amerika ise Irak'taki işgalci güç olarak süreçlerde belirleyici rol oynayabiliyordu. Türkiyenin, böyle bir resimde Irak içindeki dengeleri belirleyebilmesi büyük sıkıntı doğurmuştu.

Türkiye, bu hamleyi nedene yapmıştı?

Çünkü, Nuri El Maliki Irak'ta Sünnileri bütünüyle dışlayan, İran çizgisinde hareket eden bir siyasetçiydi. Irak, bugün mezhebi çizgilerde büyük bir gerilim yaşıyor, radikal Sünni örgütler taban buluyorsa, bunda Nuri el Maliki'nin senelerce izlediği politikalar birinci derecede etkili olmuştur.

Amerika böyle bir Maliki'nin arkasında duruyor, Türkiye ise Maliki yönetimine karşı politikalar yürütüyordu.

O seçimlerden İrakiye birinci parti çıkmış olmasına rağmen bin türlü ayak oyunlarıyla Başbakanlığa yine Nuri El Maliki getirilmişti ancak, hem Tahran hem Washington Türkiye yüzünden meydanın bütünüyle kendilerine kalmadığını da görmüştü.

Arap Baharı'nda Türkiye ile Amerika karşı saflarda yer aldılar. Türkiye, Arap halkalarının sokaklardaki demokrasi taleplerini desteklerken Amerika önce ikircikli bir tavırla sürece mesafeli yaklaştı, ardından tümüyle diktatörlerin yanında yer aldı.

Türk Başbakanı, Ortadoğu'da Amerika'nın ve İsrail'in en önemli adamlarından biri olan Hüsnü Mübarek'in devrilişine destek veriyor, dahası daha iktidardayken, 'kefenin cebi yok, çekil!" çağrısı yapıyordu.

Amerika ise bu kitabın Mısır bölümünde anlattığımız gibi Mısır'daki rejimi hem İsrail'in güvenliği, hem de öteki bölge politikaları açısından vazgeçilmez görüyordu. Mübarek'in yerine gelebilecek iktidar seçeneklerine Ankara umutla bakarken, Tel Aviv ve Washington bu durumdan endişe duyuyordu.

Arap Baharı'nın sonuna kadar Washington statükonun yanında yer alırken Ankara reform yanlısı bir tavır sergileyecekti.

Mısır'daki darbeye tepkisini açıkça ifade eden Tayyip Erdoğan, Ağustos 2013'te yapılan AK Parti'nin genişletilmiş il başkanları toplantısında, "Mısır'daki darbenin arkasında İsrail var, elimizde belgesi var" diye konuşurken Beyaz Saray bu açıklaması sebebiyle Erdoğan'ı kınıyordu.

Barack Obama darbeden sonra BM toplantıları için Amerika'ya gelen Mısır diktatörüyle aynı yemek masasında bulunmaktan sıkıntı duymazken Tayyip Erdoğan o yemeği protesto ediyordu.

Türkiye, kuzeyi ve güneyi İstanbul'u ve Ankara'yı vurabilecek uzun menzilli füzelere sahip ülkelerle çevriliyken füze savunma sistemi olmayan bir ülkedir. Devlet nihayet uyanıp, aralarında Amerikalı, Avrupalı şirketlerin de bulunduğu bir grup üretici firmayla pazarlığa oturdu. Bu pazarlıkların sonucu Eylül 2013'de Savunma Sanayi Müsteşarlığı tarafından açıklandığında Türkiye'nin şartlarına en uygun teklifin Çin firması CPMEIC tarafından verildiği görüldü. Hükümet bu firmayla görüşmelere başlayacağını ilân etti. Hem fiyat hem de teknoloji transferi açısından en uygun teklifi veren firma oydu. Çinli firma, sistemi üç milyar 400 milyon dolar karşılığında kurabileceğini belirtirken buna en yakın öteki teklif 4 milyar 400 milyon dolarla EUROSAM'dan gelmişti.

Türkiye'nin böylesine yüksek değerde bir askeri teknolojiyi Amerika'dan ya da Avrupa'dan değil de Çin'den alabileceğini ilan etmesi Washington'da rahatsızlık yarattı.
Amerika'daki rahatsızlığın bir sebebi de, Türkiye'ye füze savunma sistemini verecek Çinli firmanın 2003 yılından beri Amerika'nın ambargo uyguladığı firmalar arasında bulunmasıydı. Bunun gerekçesi tahmin edileceği üzere bu firmanın İran'a silah satışı yapmasıydı.

Amerikan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki, 30 Eylül'de yaptığı açıklamada bu ihalenin Çinli firmaya verilmesinden 'ciddi kaygı' duyduklarını, bu kaygılarını Ankara'ya ilettiklerini söylüyordu. Amerika'nın 'kaygı' konularından biri de, bu Çin'li firmanın Türkiye'de kuracağı sistemin NATO savunma sistemleriyle uyumlu olmamasıydı.

Ancak, Türkiye o günlerde kararını değiştirmeyeceğini belirtmişti. Zira, o günlerde Türkiye'yi teknolojik sistemlerin uyumundan önce NATO'nun ortak savunma anlayışındaki uyum sorunları daha fazla kaygılandırmaktaydı. Çin ile başlayan füze savunma sistemi görüşmeleri Ankara ile Washington arasında uzunca bir süre gerginlik konularından biri oldu.

Dünya Beş'ten Büyüktür

Tayyip Erdoğan'ın ve onun şahsında 'Türkiye'nin günahları' bununla sınırlı değildi. 'Dünya Beşten Büyüktür' sloganını üretip, bunu Birleşmiş Milletler kürsülerinden, İngilizce yayın yapan kanallar üzerinden seslendirmek, günahların en büyüklerinden biridir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi var ve dünyadaki bütün kritik kararlar bu beş üyenin kararıyla şekilleniyor. Bu beş üye Amerika Birleşik Devletleri İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin'dir.

Dünyadaki krizlerin büyük bölümü başta Ortadoğu olmak üzere Müslümanların yaşadığı coğrafyada cereyan ediyor olmasına rağmen bu daimi üyeler arasında tek bir Müslüman ülke yoktur.

'Dünya Beşten Büyüktür' sloganı bu küresel statükonun, bu adaletsizliğin sorgulanmasıdır. Küresel düzenin en büyük sahibi Amerika'nın bu çıkıştan rahatsızlık duyması doğaldır. Muhtemelen öteki dört üye de aynı derecede rahatsızdır ancak bu sloganın dünyanın geri kalanında bir karşılığı olduğu da kesindir.